alcnpktn
Forum Üyesi
GÖRKEM EVCİ - Türkiye tarihinde -bu yazı dizisinin ana fikrine, tarihin akışına ve dönemindeki kullanımlara da uygun olarak Cumhuriyet öncesini de böyle ifade etmekte bir beis görmüyorum- en önemli kırılma noktalarından biri Tanzimat Dönemi’dir. Güncel siyasi tartışmaların bile bir şekilde götürülüp dayandırıldığı bu dönem, kendisinden sonra gelen her şeyi etkilemiştir.
Tanzimat Dönemi, somut olarak 3 Kasım 1839’da, Abdülmecid devrinde ilân edilen, Tanzimat Fermanı da denilen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile başlar. Bu esasen, hükümetin izleyeceği yolu ve dolayısı ile reformları ifade eden bir belgedir. Erik Jan Zürcher, vadedilen reformların, dizinin ilk bölümünde yer alan II. Mahmud’un politikalarının devamı olduğunu belirtir. Bu metnin hazırlanmasında en büyük pay sahibi de Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’dır.
Zürcher, söz konusu metindeki dört temel reformu açıklarken “padişahın tebaasının can, namus ve malının güvence altına alınması” maddesinin, Avrupa’da bulunmuş ve yabancı dil bilen devlet adamlarının klasik liberal düşünceyi tekrar etmesi ve bürokratların “padişahın kulları olarak tehlikeye açık konumlarından kurtulma arzusu” olduğunu vurgular. Yine Zürcher, metinde yer alan “Osmanlı Hristiyanlarına eşit haklar vaadinin kısmen yabancıları etkilemek için yapıldığını” belirtir. Diğer maddelerse vergilendirme ve zorunlu askerlikle ilgilidir. Belge dönem için bir simgeye dönüşmüş olsa da aslında dönem boyunca yapılan reformlar, bunların ötesindedir.
Parlamenter usul
Bu dönemde yasalar konusunda çalışmalar yürüten danışma meclisleri geliştirildi. Burada bu meclislerden Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin ismini anmakta fayda var. Zürcher, bu danışma meclisinde kararların çoğunluk oyuyla alındığını ve padişahın bu kararları onaylama sözü verdiğini belirterek, bunun “bir çeşit parlamenter usul” getirdiğini belirtir. Ama elbette bu meclis, seçim yoluyla oluşmamıştı.
Seküler yasalar
Tanzimat Dönemi’nde hukuk alanında önemli adımlar atıldı, Batı’dan bazı mevzuatlar alındı. Prof. Dr. Zafer Toprak, seküler hukuka geçişin ticaret, ceza ve uluslararası hukuk alanlarında başladığını, bu alanlarda Batı’dan doğrudan “alıntı” yapıldığını ancak özel hukuk alanında Batı ile araya mesafe konulduğunu kaydeder: “İslami esaslara göre kısmi nitelikte bir tür medeni kanun olan Mecelle hazırlandı.” Toprak’a göre 1850 tarihli Kanunname-i Ticaret, İslam hukukuyla bağdaşmıyordu, örneğin faize cevaz veriliyordu. Ceza kanunnameleri de hiçbir direnişle karşılaşmıyordu. Sadece medeni hukuk söz konusu olduğunda muhalefet görülüyordu. Bu dönemde Fransız Medeni Kanunu’nun da tercüme edildiğini, kabulü için çaba gösterildiğini belirten Toprak, muhafazakâr çevrelerin ağırlığıyla bunun rafa kaldırıldığını anlatır.
Zürcher de bu dönemde şeriatın hiçbir zaman yürürlükten kaldırılmadığını ama faaliyet alanının hemen tamamıyla aile hukukuyla sınırlandırıldığını, mülkiyet sorunlarının da laik hukuka havale edildiğini söyler. Zafer Toprak, seküler hukuka yönelik mahkemelerin kurulma çabalarının da bu dönemde başladığını belirtir: “Yeni düzenlenen ve Batı’dan esinlenen mahkemelere nizamiye mahkemeleri dendi. Batı’dan alınan Ceza Kanunnamesi’ni uygulamak üzere İstanbul’da ceza mahkemesi niteliğinde Meclis-i Tahkikat kuruldu.”
Rüşdiyeler, idadiler, Mülkiye, Mekteb-i Sultani...
Osmanlı idarecileri, değişim için en önemli kurumların okullar olduğunun farkındaydı. İstedikleri değişime ayak uyduracak, hatta buna öncü olacak nesillerin yetişmesi için II. Mahmud döneminden itibaren okullar açılmaya başlanmıştı. Tanzimat Dönemi’nde de bu durum devam etti. 1859 yılında modernleşme hareketlerinin, Batılılaşmanın bir sonucu olarak kurulan Mülkiye’nin amacı doğrudan bu amaçlar etrafında idareciler yetiştirmekti. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kurumsal bir devamlılık örneği olarak da bugün Ankara Siyasal adıyla varlığını sürdürür. Dini ağırlıklı geleneksel eğitim kurumlarının dışında Batılı tarzda ortaöğretim kurumu olarak açılan rüşdiyelerin temelleri de II. Mahmud döneminde atılmıştı. 1847’de de tam olarak hayata geçti. Kızlar için de ilk rüşdiye mektebi 1858’de kuruldu. Rüşdiyelerin ardından liseye denk olan idadiler açıldı. Bu okullar da askeri ve sivil olarak ikiye ayrılıyordu. Birçok önemli ismin yetişeceği Galatasaray Lisesi de Mekteb-i Sultani ismiyle 1868 yılında eğitime başladı.
Değişen kültürün edebiyattaki izleri
Edebiyat, Tanzimat’la gelen yeni durumu yansıtması açısından önemli ve işlevsel bir alan. Batı’dan gerek çeviri aracılığıyla gelen eserler, gerekse roman gibi Batı’ya ait yeni türlerin Osmanlı yazarları tarafından kaleme alınması, bu dönemde Batı’nın kültürel alandaki etkisini gösterir. “Divan şiiri” denilen klasik şiir de yavaş yavaş geride kalır. Bunlar yalnızca edebiyattaki basit değişimler değil, yüzlerce yıllık bir kültürün yerini yeni bir kültüre bıraktığının işaretleridir.
Gazete faktörü
Gazete de yine bu dönemin önemli araçlarından, Batılılaşmanın simgelerinden biri. Fikirlerin yayılmasındaki işlevinin yanı sıra Batı’dan alınan yeni edebiyat türleri de aslında önce gazetede ortaya çıkmıştır. Romanlar, kitap olarak yayımlanmadan önce gazetelerde tefrika edilmiştir.
Neden roman?
Türkçede romanın bu dönemde ortaya çıkması elbette bir tesadüf değildir. Batı’ya ait toplumsal ve ekonomik dinamiklerin, kısaca modernleşmenin bir ürünü olan roman, Osmanlı’da da modernleşmeyle birlikte ortaya çıkar. Zira romanın merkezinde “birey” ve onun iç dünyası vardır. Lise edebiyat derslerinin değişmez ezberi “Batı tarzında ilk roman” sıfatını Mai ve Siyah’a kazandıran da bu farktır.
Bu dönemde edebiyat eserleri toplumsal dönüşümle ilgilidir: Şemseddin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ta geleneksel kadın-erkek ilişkisini, toplumda kadına bakışı ve görücü usulü evliliği eleştirir; Şinasi, Şair Evlenmesi’nde yine görücü usulü evliliğin nasıl sakıncalı olabildiğini anlatır; Recaizade Mahmud Ekrem Araba Sevdası’nda “yanlış Batılılaşmış” tipleri tenkit eder. Edebiyat, toplumun nasıl değişmesi gerektiği yönünde mesajların verildiği bir “eğitim alanı” gibidir.
İkilemin yansıması
Tanzimat edebiyatı genel olarak “ikili karşıtlıklar” üzerinden okunur. Bu ikililerden biri de şüphesiz “Doğu” ve “Batı”dır. Edebiyat bu şekilde hem biçim hem içerikle devletin ve toplumun yaşadığı ikilemin; Batılılaşma ile geleneksel değerler arasındaki sıkışmışlığın bir yansıması olur.
‘Batılı hayat tarzı sarayda başlamıştır’
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın, Türkiye’de modernleşme süreciyle ilgili şu yorumlarda bulundu: “Türkiye’de modernleşmenin Osmanlı Devleti’nin Batılı devletler ve Rusya karşısında siyasi gücünü koruma ve toprak kayıplarını engelleme amacıyla 18. yüzyıl sonunda başladığı kabul edilir. 19. yüzyılda Osmanlı’da öncelikle bürokraside başlayan değişim zamanla farklı alanlara yayılmıştır. Hatta Osmanlı hanedanın hayat alanı olarak saray, değişimin öncülerinden olmakla merkezi bir öneme de sahiptir. Çünkü Batılı hayat tarzı sarayda ve bürokratların konaklarında başlamış ve yayılmıştır.
‘Süreklilik bir gerçek’
Özellikle yeni açılan ve Batılı tarzda eğitim veren okullar modernleşmeyi üreten ve yaygınlaştıran önemli işlevlere sahip olmuşlardır. II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin siyasi, askeri ve entelektüel aktörleri, bu okullarda eğitim almışlardır. Cumhuriyet döneminin Osmanlı’dan bir kopuş olup olmadığı ile ilgili tartışma oldukça eski olmakla birlikte Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun Osmanlı son döneminde, modernleşme dolayısıyla oluşan değişim ortamında yetiştiği de göz ardı edilmemelidir. Osmanlı subayları, entelektüelleri, gazetecileri ve siyasetçileri, Cumhuriyet döneminde inkılapçı anlayışı yeni formlarla hayata geçirmeye çalışmışlardır. Cumhuriyet, ilk dönemde Osmanlı geçmişi ile arasına bir mesafe koyma iddiasına sahip olsa bile tarihsel ve sosyolojik süreklilik inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir. Elbette Cumhuriyet döneminin Osmanlı modernleşmesinden ayrılan kendine özgü yönleri de bulunmaktadır. Örneğin Cumhuriyet’in ulus devlet sınırlılığı ve gerçekliği önemli bir farka işaret eder.”
■ II. Mahmud, mehter takımı yerine Batılı tarzdaki Muzıka-i Hümâyûn’u kurdu. Başına İtalyan askeri bando şefi Giuseppe Donizetti getirildi. Donizetti, 1829 yılında II. Mahmud’a ithafen “Mahmudiye” marşını besteledi.
■ I. Abdülmecid, Batı müziğiyle büyüdü, operayı severdi. Haremde kadınlar orkestra çalışmaları yapıyor, piyano dersleri alıyordu. Donizetti’nin 1839’da Abdülmecid için bestelediği “Mecidiye Marşı”, milli marş olarak kullanıldı.
■ Piyano eserleri besteleyen Abdülaziz, Avrupa ziyaretleri sırasında opera ve baleler izledi.
■ V. Murad, iyi derecede piyano çalıyorve Batı müziği besteleri yapıyordu.
■ II. Abdülhamid için bestelenen ve yine “milli marş” olarak kullanılan Hamidiye Marşı, sözlü bir marş oluşuyla diğerlerinden ayrılır. İyi piyano çalan Abdülhamid, bu konuda çocuklarına da yardımcı olmuştur.
Ziyaretçiler için gizlenmiş link,görmek için
Giriş yap veya üye ol.